featured

Prof. Haluk Şahin “Bütün Vapurlar iptal” isimli kitabını anlattı






Bozcaadalı gazeteci ve yazar Emeritüs Prof. Dr. Haluk Şahin’in son kitabı “Bütün Vapurlar İptal”, ArkeoPera Yayınları’ndan çıktı. Bozcaada üzerine en çok kitap yazan isim olma unvanını taşıyan Prof. Şahin, Bozcaada temalı son şiir kitabının lansmanını, şiddetli lodos nedeniyle feribot seferlerinin iptal edildiği günlerde, 9 Ocak Cuma günü Salhane’de gerçekleştirdi. Homeros Ödüllü Prof. Şahin ile, Bozcaada’dan beslenen yeni şiir kitabı üzerine kapsamlı bir söyleşi yaptık

Yeni şiir kitabınız Bütün Vapurlar İptal’in arka kapağında “Bozcaada benim şiir ülkem” diyorsunuz. Ne demek bu?



Pek çok şey. Ana konum, birinci konumum, esin kaynağım, pergelimin ayağının olduğu yer, ikametgâhım, efsaneler âlemiyle bağlantım… 1988 yılında adaya geldiğimizden beri adayla şiir üzerinden cilveleşiriz. Şiirlerle onu anlamaya, anlatmaya, duygularımı ifade etmeye, kendimi ona beğendirmeye çalışırım. Beş kitap oldu: Dedim ki Poyraza, Adada Bir Yaz Günü, Uçuşur Ege Rüzgârında, Büyüyor Üzümler Bağlarda ve şimdi de Bütün Vapurlar İptal. Bunların çoğu adanın rüzgârlarını, börtü böceğini, çiçeklerini ve insanlarını anlatan adalı şiirlerdir. Pastoral yanları ağır basar, çünkü ada doğanın dekor değil, gerçek mekân olduğu bir yerdir. Rüzgâr, özellikle poyraz, efendimizdir. Git derse gideriz, gel derse geliriz. Bazen bizi günlerce koynuna almaz, bazen de kapısını açıp bırakmaz. Ta ki sonunda “bu kadar gezmek yeter” diyene kadar!




Siz çeşitli türlerde yazıyorsunuz. Ada size bir yazar olarak ne yapıyor? Ayarlarınızı şiire mi alıyor?

Biraz öyle. Buraya gelince şiirce konuşmaya başlıyorum. Biliyorsunuz benim birçok şapkam var; akademisyenim, televizyoncuyum, köşe yazarıyım, romancıyım, medya yöneticisiyim, şuyum buyum… Şair tarafımı Bozcaada dışında pek öne çıkartmıyorum. Şunca yıl sonra 40 kitaplı bir yazar olsam da “Bozcaada’nın şairi” denmesi hoşuma gidiyor. İlk göz ağrım olmasının da etkisi olmalı.


Dar gelmiyor mu o tanım? Vatan şairleri var, sınıf şairleri var, din şairleri var. Bozcaada ne ki, haritada bir nokta!

Pek çok kez söyledim, daha önce de. Bozcaada, bakmasını bilene bir mikro kozmostur, mini evrendir. Ne cennettir ne de cehennem. Her ikisidir de. Evrende iyi kötü ne varsa hepsi burada da vardır. Adaya geleli neredeyse 40 yıl oldu. Burada bir tek gün bile yabancı olarak yaşamadık, adalılarla hep içli dışlı olduk. Her türlü yakınmalarını dinledik, sırlarını öğrendik. Ne aşklar gördük, ne ihanetler, ne kalleşlikler, ne yiğitlikler… Of ki off… Adalılar zemzemle yıkanmış değillerdir; çıkarcı ve ihmalkâr olabilirler, işlerine gelirse adalarını satarlar, satmışlardır; ama bazen de onun için ejderha gibi kabarırlar. Yani dünyaya bakmasını bilen bir şair için adanın malzemesi zengindir. Sait Faik gibi “haritada bir nokta” deyip geçemeyiz; bizimki tüm noktalama işaretlerini kapsar. Bazen dünyayı açıklamak için “iki nokta üst üste”, bazen soluk almak için “noktalı virgül”, bazen geleceğe bağlanmak için “üç nokta yan yana”… Oysa pek çok insan Ege’nin tarihine salt “çarpı ve bölme” işaretleri varmış gibi bakagelmiştir. O zaman da ya sadece en üstteki tabakayı görüp derinlemesine anlamıyor ya da yanlış anlıyor.


“Tek hat üzerinden bir yöne doğru ilerleyen tek boyutlu gelecek tasavvurundan kolayca kurtulamıyoruz, oysa bir pentimentoyuz” demiştiniz bir Homeros Okuması’ndan önce.

Bu yıl 25. kez gerçekleştireceğimiz o okumaları da bunun için yapıyoruz aslında. Bozcaada bunun için zor bulunur bir mekân. Geçmişin katmanları mitolojik bir sis içinde birbirine karışmış burada. Hani Latin Amerika’nın “büyülü gerçekçiliği”nden söz ediliyor ya, bizimkisi “katmerli gerçekçilik”tir. Hepsi aynı anda birbirine geçmiştir. Eşzamanlı, “hemzaman”dır; İngilizcesi concurrenttir. Evet, o konuşmada dediğim gibi Anadolu tarihi için kullandığım pentimento bakışı ada için haydi haydi geçerlidir. Tuvali kaldırıp güneşe tuttuğunuzda geçmişin tümü oradadır. Son kitaptaki bir şiirimde, Çayır Kumsalı’nda yürürken uzaktan Odiseus’u görür gibi oluyorum. O da beni görür gibi oluyor. Çünkü Homeros’a göre Odiseus, İthaka yollarına düşmeden önce bir gece burada kalmış. Hep kalmış da diyebiliriz. İşte o bölüm:

Yıllardır
yollarımız rastlaşsa da
zamanlarımız henüz kesişmedi
ama o da olacak bir gün
bilicilerin tanrısı Apollon
—ki aslen buralıdır kendisi—
söz verdi:
birkaç milyon ışık yılı sonrasına
randevumuz var
tam burada
Troya’ya karşı!


Şiir gündelik hayatımızdan çekildi diyorsunuz yazılarınızda. Bunun ciddi bir kültürel kayıp olduğunu öne sürüyorsunuz. Nedir kaybolan?

Derinlik. Aslında bence herkes şair doğar, sonra çevresi onun içindeki şairi boğar; en azından gırtlağını sıkar. Sesini kısar, yavanlaştırır. Şairlikle çocukluk arasında yakın ilişkiler vardır. Şair, yaşadığı dünyaya bir çocuk gibi masumane bakabilen, onunla ilgili safça sorular sorabilen kişidir. Ama oldum olası bizim “şuara”nın çoğu peygamber adayıdır; her şeyi herkesten iyi bilir, her konuda yüksekten konuşur, başkalarına ders verir. Şiirleri adeta vahiy olarak gaipten inmiştir. Toplum da biraz öyle ister. Onlar için “şair” sözünü yeterli bulmaz, “büyük şair” der. Benim o taraklarda hiç bezim olmadı. Fıkra, öykü ve romanın yanı sıra şiirle de uğraşan bir yazı eri olmayı tercih ettim. Şairlik tafrası satmadım. Şiiri ve şairi mistifiye etmedim ama felsefi işlevini önemsedim: Az, öz, iz. Bence insanın yerküredeki kısa serüveni de öyle birkaç sözcükle açıklanabilir. Örneğin “hiç”. Bu kitapta öyle bir şiir de var!


Peki, sizin son zamanlarda çıkan yazı ve kitaplarınızda ele aldığınız Dijital Çağ’da şiire yer var mı?

Dijital Çağ hayatlarımızı yerle bir ediyor ve yeniden inşa ediyor. Bu büyük tarihsel değişimin sonuçlarını her alanda yaşıyoruz. Bu arada bazı şeyler bir daha geri dönmemek üzere veda edip kayboluyor: Kalem, silgi, defter, mürekkep, gazete gibi iletişim araç gereçleri… Bunlara bir takım edebî türleri de ekleyebiliriz. Örneğin roman yaşayacak mı? Ya şiir? Robotlu, yapay zekâlı dijital yeni dünyada şiire de yer kalmadığını düşünenler olmuştur. İnsanların bambaşka yollardan tanıştığı, buluştuğu bir dünyada aşk şiirleri ne işe yarar? Her cepte akıllı telefon arşivi varken, daha çok ezber ile yayılan bir edebî türe gerek var mı? Ya şiir kitapları?


Hâlâ şiir kitabı yayımladığınıza göre umutsuz değilsiniz?

Başlangıçta bu konuda karamsarlık egemendi. Son yıllarda ise tersine, dijital çağın şiire yeni bir ivme kazandırdığını düşünenlerin sayısı artıyor; hatta şiirin yeni bir altın çağa girdiğini öne sürenler bile var. Dijital teknoloji şiire erişimi kolaylaştırıyor. Şiir sitelerinin sayısı çoğalıyor. Sosyal medya şiir sebilleriyle dolu. Ve dünyanın her yerinde her gün onlara milyonlarca insan girip çıkıyor, birbirine gönderiyor. Belli ki şiirden vazgeçilemiyor; demek ki şiir, insan ruhunda ve bilincinde başka yollarla karşılanamayan varoluşsal bir ihtiyaca cevap veriyor. Şöyle de diyebiliriz: Şiir olmayınca insan daha az insan oluyor. Galiba yapay zekâlı çağda asıl tehlikede olan o: Makinesi arttıkça insanlığı azalan bir canlı türü!

Niçin öyle oluyor? Biraz açar mısınız?


Yalnız kalmak artık neredeyse olanaksızlaştı. Herkesin kulağında bir alet, elinde bir telefon, önünde bir ekran. Herkes hep dolu, hep başkalarıyla bağlantılı, sürekli iletişim hâlinde. Herkes meşgul. Oktay Akbal’ın Yalnızlık Bana Yasak diye bir kitabı vardı; artık Yalnız Kalmak Bana Yasak denilebilir. Hiç dinlenmeyen enformasyon dalgaları, insanın başını çıkarıp nefes almasına izin vermiyor. “Dur ya, ben kimim, neredeyim?” diyemiyor. Üstelik o selin suları bin bir türlü pislik ve yalanla dolu. Bu çok boğucu bir şey ve insanın doğasına da aykırı. Çünkü oksijensiz yaşanmıyor ve yalnızlık da hayata dâhil. Çağın insanı bir yandan kimseden geri kalmamayı garanti altına almaya çalışırken, bir yandan da kendisinin özgün bir yaşamı olduğunu, olması gerektiğini hissediyor. Yoksa hayat onun için anlamsızlaşıyor, yavanlaşıyor. Eskiden bu gibi durumlarda şiir ona yardımcı olurdu. Şiir, hayata anlam vermenin başlıca yollarından biriydi. Şimdi enformasyon çok ama tadı bozuk.


Yani “Yalnız enformasyonla yaşanmaz!” diyorsunuz. Peki şiir ne verebilir?
Özellikle Amerika’da 21. yüzyılda şiiri geri getiren dalgalardan birisi de meditasyon ve onunla bağlantılı “farkındalık” akımı. Bayağı kursları ve okulları varmış. Amaç, gözlemcinin ya da şairin içinde bulunduğu “an”ı en iyi şekilde algılamasını, ne kadar benzersiz bir “an”da olduğunu kavramasını sağlamakmış. Şiir bunu yapagelmiştir elbette. Şimdi en çok bu isteniyor. Bakın kitaplarıma, meğer ben farkında olmadan “farkındalık şiiri” yazıyormuşum! Özellikle Büyüyor Üzümler Bağlarda’ya aldığım “adaiku”lar, o türden ada “an”larıdır. Ya da ada anlarından salkımlardır…


“Ada anları” derken…

Çok yıllar önce galeri iken Itırlı Bahçe’de duvarın üzerinde günlerdir aynı yerde duran bir salyangozu fark edince sormuştum: Niçin orada? Niçin ayrılmıyor? Sonra aynı soruyu onun da bana sorabileceğini düşünmüştüm. Niçin buradayım, niçin ayrılmıyorum, bu bir yazgı mıdır, bir karar mıdır, nedir? Bunların farkına varmak, bu türden sorular sormak hayatın farkına varmaktır. Şiir bunun aracılığını, kolaylaştırıcılığını yapabilir. Yapmıştır. Ve gırtlağına kadar yapay enformasyona boğulmuş olan insanın buna her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. En azından algoritmik bir robot değil, şaşkın bir insan olduğunun farkına varması için.


Bu kitaptaki şiirlerin okura sunumunda da farklı bir yöntem izliyorsunuz. Artık kitap gibi kitapçı da marjinalleşiyor değil mi?
Evet, çağımızda egemen iletişim ortamının dijital olduğu olgusundan yola çıkıyorum. Asıl olan odur, diğerleri ikincil ya da ayrıntıdır. Artık bütün yazılar, görüntüler; görüntüler gibi şiirlerin de depolandığı ve dağıtıldığı yer dijital merkezlerdir. Ana bellekte bulunmak zorundasınız; istemeseniz de sizi oraya alıyorlar zaten. O yüzden ben de son şiirlerimi oraya yerleştirerek ilk adımı attım. Herkes dünyanın her yerinden oraya ve şiirlerime ulaşabilir. Bu adresi en baştan ilan ettim, kapısı herkese açıktır. Buyurun, deneyin:
https://haluksahin.net/butun-vapurlar-iptal/


Ama onunla yetinmiyorsunuz…
İkinci adım olarak Bozcaada’da, Salhane’de “canlı okuma” suareleri yaptım. Şömine başında şarap içerek şiirleri okudum. Bu kitaptaki şiirlerden bazıları gözle okunmaktan çok, yüksek sesle okunmak için yazılmıştı. Böylesi, şiir türünün doğasına uygundur. Çağıran olursa başka yerlerde de bu türden okumalar yaparım. Üçüncü olarak, sınırlı sayıda kitap bastırıyorum. Yalnızca 96 sayfa zaten. Artık büyük matbaalara gitmenize gerek yok; yeni dijital baskı teknikleriyle 100–200 gibi küçük sayılarda kitap bastırabiliyorsunuz. Kitapların kapakları, hurufatı filan farklı olabiliyor. Bu kitaplar kitapçılardan ve internetten satın alınabiliyor.


Ve şiirler ziynetleşiyor…
Evet, son olarak da kitap koleksiyoncuları için “ziynet” kitaplar hazırlanmasını öneriyorum. Deri kapaklı, farklı ciltli, mücevher gibi hazırlanmış, her biri özgün kitap nesneleri… Bunları isteyenler üreticilerinden alabilecekler. Koleksiyonlarına katıp okşayabilecek, koklayabilecek, kıvanabilecekler…
Hayır, galiba şiirden vazgeçmiyoruz.

Prof. Haluk Şahin “Bütün Vapurlar iptal” isimli kitabını anlattı
Yorum Yap




E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Bozcaada Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Vasil Bozcaada
KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.