Türkan Çim Işık
Gece yürüyüşlerimizin 23.’sü için sokaklara çıkacağız bugün. İstanbul başta olmak üzere pek çok yerde coşkuyla ve bir arada, cesaretle yürüyeceğiz. 2003’ten bu yana Taksim’de önce savaşa ve şiddete hayır demek için başlayan, gittikçe kalabalıklaşan, kadının daralan özgürlük alanları, cezasızlık ve başka sebeplerle dayanılmaz noktaya gelen kadın cinayetleri ve kamusal alan gaspı dahil, bütün eşitsizliklerin sembolü haline gelen yürüyüşler, her defasında yasaklar ve şiddet ile baskılanmak istese de kadınlar vazgeçmiyor. Bilinir ki kadın isterse yapar. Vazgeçiremezsiniz. Sadece durumu güçleştirirsiniz.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, çok farklı pratikte etkinlikleri bir arada görme günü olmasıyla da ilginç bir yandan. Sadece erkeklerin katıldığı panellerden tutun, karanfil dağıtanına, bir günlüğüne kadına dair cümle kuranından, en zor koşulları yaratanların yaptıkları basın açıklamalarına kadar, özellikle patriyarkanın iki yüzlülüğünü anlamak için çok elverişli bir gün.
Yürümek bana çok tanıdık bir eylemlilik hali. Çocukluğumda, annem ve arkadaşlarının yaşadığımız yerdeki küçük dere yatağı boyunca, mevsime bağlı olarak çeşitli otlardan ıhlamurlara, yaban çileğinden kestaneye, hodandan kuşburnuna bir yandan toplamak, bir yandan—bugün anlıyorum ki—iyileştirici konuşmalar yapıp rahatlamak için yaptıkları yürüyüşlere dahil olduğum günlerden beri sevdiğim bir eylem. Evet, bir zamanların Beykoz’u böyle bir yerdi. Araya sıkışayım onu da. Sonra kendi hayatımda da, ne zaman bir sorunla karşılaşsam ya da uzun bir düşünme sürecine ihtiyacım olsa, durmak yerine biraz okur, ardından uzun yürüyüşlere çıkarım.
Çeşitli cevaplarla ve doğanın ruhuma katkılarıyla geri dönerim. Bu işin romantik ve kişisel tarafı gibi görünse de pek çok kadının benzer pratiklerle ruhuna şifa bulduğuna tanığım. Rebecca Solnit’in Yol Aşkı kitabında, Sylvia Plath’in günlüğünden şöyle bir alıntı okumuştum:
“Kadın doğmak hayatımın korkunç trajedisi” der ve sokakta, çeşitli iş kolları da sayarak, her cinsiyetten insanla, çeşitli yerlerde bulunma, anlama ve bunları kaydetme arzusuyla nasıl heyecanlandığını yazar. Uzun alıntı şöyle biter:
“Açık arazide uyuyabilmek, batıya doğru yolculuğa çıkabilmek, geceleri özgürce yürüyebilmek istiyorum.”
Bir yandan kadın olmanın dezavantajlarını çabucak sıralamış olur. Çünkü istediği şey, ancak erkeklerin yapabildikleri gibi görünür.
Geceleri özgürce yürüyebilmek, yine aynı kitaptan öğreniyorum ki 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında özellikle Avrupa’da kadınlar için mümkün değildi. Yanında bir erkekle ve gece yürüyorsa iffetinin sorgulanmak durumunda olduğu korkunç bir süreç vardı.
Kadının iffeti ya da namusu tarih boyunca, özellikle tek tanrılı dini inançların kabul görmesinden itibaren erkek denetimine geçmiş bir meseledir.
Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın adlı kitabında şöyle der:
“Kadının öznel olarak noksan sayılması—ki bu, kadının özsel değerini bedenine bağlayan bir anlayışın sonucu—ailenin reisi olan erkeğe kadın üzerinde dinsel bir hak da sağlar. Kuran’daki ‘erkeğin bir derece üstünlüğü’ gerçek yaşamda ona birden fazla derece üstünlük ve hak kazandırmaktadır.”
Bugün ülkemizde yaşanan tartışmalarda, her fırsat bulduğunda dahil olan ya da zaman zaman dolaşıma sokulan bir takım tarikat mensubu ve liderlerinin konuşmalarında, bu bir derecenin nasıl da onlu dereceleri aşıp başka yerlere vardığını dinliyoruz, okuyoruz. Çağ ilerledikçe, kadın olmanın daha da yük olduğu ülkelerden birinde yaşamak, böyle testlere de tabi olmak anlamına geliyor.
Tek tanrılı dinler öncesi, yazılı ilk metin kabul edilen Homeros’un İlyada ve Odysseia’sından da söz etmek istiyorum. Son olarak başka bir konu etrafında tekrar okuma yaparken bu gözle de bakığımı fark edince notlar almaya başladım. İlyada’nın sürekli et pişirilen şölenlerin ve ateşlerin etrafında bir savaş ve şiddet güzellemesiyle dolu sahnelerinin arasında, mağdur ve köle ya da bir sunum aracı olmaktan ileri gidemeyen kadın tanımları bugünden okuyunca hayli sorunlu.
Odysseia’da ise kral Odysseus İthaka’ya gelinceye kadar geçirdiği yolculukta kahramanca mücadelelerle yol alırken, her defasında kadınların, cadıların kötülükleri, büyüleri ve fantezileriyle mücadele etmesi takdire şayan. Zavallı Penelope, yani karısı ise 10 yıl boyunca evinde iffetle onu bekler.
İlginç olan şudur: Taliplerini reddetmesi mümkün değildir, bu yüzden gergefi ve hizmetkarının yardımıyla onları bu süre boyunca, yani namusunun sahibi gelinceye kadar oyalamanın yolunu bulur. Eh, en azından zekasına bir gönderme var diye mutlu olabiliriz.
Bir gece yürüyüşü de Antik Yunan’da olsa fena olmazmış sanki.
Günümüzde ise bambaşka bir meselenin daha kapısını aralamakta fayda var.
Her nasılsa yaşadığı hayattan hiç şikâyetçi olmayan ve kadınların bir çiçek, bir böcek, bir eş ve anne olmasından ileri gidemeyen söylemleriyle dünyalarının tozpembeliğinde yaşayan kadınlarımız…
Elbette böyle bir hayat süren, kadınlık vazifesi olarak tanımladıklarının etrafında huzurunu kaçırmak istemeden yaşayan kadınlarımızı da anlamak mümkün.
Ancak şunu unutmamak gerekir ki sokakta ve hayatta mücadele alanlarında eylemlilik gösteren, sesini yükselten ve hak talebinde bulunan kadınların varlığı, diğer kadınların da güvencesidir. Sırf bu yüzden sokaklarda olanlarla elele tutuşmaktan korkmayıp varlık göstermek bir dayanışma belirtisidir.
Kadınların birbirleriyle olan didişmeleri, örgütlülük düzeyinde de devam etse bile bunun dönüştürücü hale gelmesi için hep beraber üzerine düşünmek gerekir.
Yoksa bir arada olmakla, dayanışmayla varlık gösteren sivil toplum örgütlerinin katılımcılık anlayışını bile sorgular hale mi gelmeliyiz? Birer bireysel başarı hikâyesi görünmez ancak hiyerarşik dikey yapılanmalar ya da yaptım olduculuk değil birleştirici, dönüştürücü bir anlayış ile çoğalarak yol almak, herkesi kucaklamak kadının kadına yurt olması değil midir aslolan.
Yürümek, ekolojiden insan haklarına, kadına yönelik şiddetten eşit iş koşullarına, kürtaj ve doğum izin yasalarından savaşın yarattığı mahrumiyetlere kadar çeşitli kereler kadınlar tarafından kullanılmış bir hak arama yöntemidir.
Aklımdan çıkmayan görüntülerden biri, 8 Mart 1979’da Humeyni ile çıkan zorunlu başörtüsü kanununa karşı sokağa dökülen on binlerce İranlı kadının yürüyüşüdür.
Patriyarka karşısında başarılı olmamış gibi görünse de o ateş hiç sönmemiş, bir miras olarak nesillerce devam eden bir isyana dönüşmüştür. Evet, isyan da mirasa dönüşebilir. Hem de çok kıymetli bir mirasa.
Gece yürüyüşü ise bütün bunlara bambaşka bir değer katar. “Gece kime aittir?” diye bir sorusu var Rebecca Solnit’in Yokluğumdan Aklımda Kalanlar kitabında.
Bunu bir oda dolusu kadına sorsam, cevapların sayısı çok az olacaktır diye düşünüyorum gerçekçi olunca. Elbette şiirsel bir anlam da yükleyin desem, kadın aklı buna çeşitli hikâyeler ile cevap verebilir. Fakat geceler ülkemizde gittikçe daha az bize ait olmaya başladı. Daha çok erkeklere, diyecekler kadınlar.
Erkeklerin bizi anlamaları mümkün mü? Belki gerçek anlamda empati yaparlarsa, evet. Örneğin Fatma Nur Çelik’in çarşafına dolanıp sokaklarda onun ne hissettiğini düşünerek biraz adım atarlarsa. Örneğin Durdona Khakimova’nın spor ayakkabılarını giyip, yoksulluğun göçmenliği dayadığı bir kadının kimsesizliğinde, ruh halini hissetmek için yürüdüğü sokaklarda yürürlerse.
Kendisini döverek öldüren erkek arkadaşı ile girdikleri markette el işaretleri ile kasiyere kendini anlatmaya yardım almaya çalışan Hatice Yalman’ın kaskını takarak, o yardım çığlığının görünmez halini hissetmeye çalışırlarsa.
Nazım Hikmet şiirinden alıntıyla: “Yavrum, annem, karım, kız kardeşim, hayat arkadaşım” demenin yüklediği ahlaki ve toplumsal sorumlulukları gündüz de, gece de unutmamak gerekir. Bunu neden hatırlatıyorum? Çünkü Türkiye’de işlenen kadın cinayetlerinin büyük çoğunluğu eşler, aile ve akrabalar tarafından işlenmektedir. 2024 verilerine göre 421 cinayetin 302’si, yani toplam %72’si böyledir. Üstelik bunların da büyük çoğunluğu yaşadıkları evde gerçekleşmektedir. Her ne kadar konuşulmasa da ensest ve çocuk şiddeti Türkiye’nin önemli sorunlarından biridir.
Empati, göründüğü kadar kolay bir şey değildir. Ahlaki bir sorumluluk da yükler insana. Her ne kadar günümüzde bu empatiyi sağlayacak koşulları yaratmak zor olsa da, dünyada buna ilişkin sanatsal çalışmalar var ve belki buralardan esinle, benzer şekilde toplumsal farkındalığa katkısı olan işler ortaya çıkabilir.
Önümüzde yürümemiz gereken kilometrelerce yol var. Daha iyi bir yere gidip gitmeyeceğini, bu yolun patikalarını, tırmanışlarını ve inişlerini henüz bilmiyoruz. Ancak yolda olduğumuzu, gece ve gündüz yürüdüğümüzü biliyoruz.
Sokaklarda, caddelerde, kalabalıklarda, kırlarda ve ormanlarda yürüyeceğiz. Yalnız olmadığımızı, şiddetin her türlüsüne rağmen pes etmeyeceğimizi göstermek için her yerde olacağız. Bu bize miras. Geceleri gündüz edinceye dek, her yerde bizimle karşılaşacaksınız. O yüzden gelin birlikte yürüyelim.
Solnit ile bitireyim, bu kez Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar kitabından:
“Kavuşmayı sabırsızlıkla beklediğimiz, anlaşılması imkânsız, su gibi akışkan, arzu kadar sonsuz bir sınırsızlık…” İşte kadınlara verilebilecek en güzel armağan.


































