Bugun...
Bozcaada'nın Son Muhacirleri


Ahmet Şişman
ahmet@bozcaadahaber.net
 
 

Geçtiğimiz yılın son günlerinde, Bozcaada'da yaşayıp, bu güzelim, "geçmişten geleceğe olan gönül ve yaşam köprülerindeki kıymetlerin korunması" noktasında hala ısrarcı olarak, şu veya bu nedenle kalabilmeyi her şeye rağmen hala başarabilmiş; bu nadide ada için, özgün ve duyarlı davranarak özel, imrenilmesi çaba gösteren sayılı gençlerimizden olan, sevgili Serkan İlik arkadaşımız bana: "biz bir kaç adalı arkadaş, Bozcaada için haber sitesi kuruyoruz. Bu sitede, arada yazılarınla yer alıp destek vermek ister misin? İster siyasi, ister kültürel vs. sanat, hangisini istersen o konuda, istediğini, istediğin gibi yazabilirsin" diye söylemişti. Yazarını bu kadar geniş yelpazeli bırakıp, özgürlük tanıyan bir basın organı yöneticiliğini ilk kez görüyordum. Ülkemizde o ana kadar ne yazık ki böylesini duymadım bilmiyordum. Doğal olarak heyecanlandım. Kendilerini de bu özgürlükçü, olması gereken tutumundan dolayı özellikle kutluyorum. Hani derler ki; "körün istediği bir göz Allah verdi iki göz". Tanıyanlar bilir. Olması gerektiğini düşündüğüm sözü esirgemeyen, kısa, kesik, iş olsun diye konuşmayı da beceremeyenlerdenim. Bu nedenle, "girizgâh" olarak Bozcaada'ya ilk gelişimden başlayarak, izlenimlerime ilişkin kısa bir değerlendirme yapmayı uygun görüp bunları dile getiren; "Bozcaada Gözlemleri" başlıklı yazımı kaleme almıştım. Bu yazıya ilişkin çok değişik tepkiler oldu. Bu tepkileri değerlendirmeyi bir başka başlık altında toparlamanın daha uygun olacağını ifade edip, Şimdiki başlığımız altında konu edeceğimiz yazımızın gereği, düşüncelerimi ifade etmek doğru olacaktır diye düşündüm ve naçizane bunları aşağıdaki satırlarda arz ediyorum.


"Tarihin babası" diye bilinen biri var. Şimdilerde bu kişi çok da popüler; Heredot. Palavracı biridir. "Kör ölür badem gözlü olur" misali, ayyuka çıkarılan kişidir. Kitaplarını yazarken kullandığı yöntemde, doğru olsun olmasın, duyduğu bütün hikâyeleri çalakalem yazmış, bir bohçaya koyup bizlere kadar ulaştırmış bu muhterem. Ya da birileri bu yazılar ile sergilenenlerde bir şekilde "fayda" görüp bizlere özellikle böylece olsun diye ulaştırmış. Yoksa Herdot hiç bilinemeyenlerden olarak tarihin tozlu geçmişinde kalırdı. Kimsenin de haberi olmazdı. Bu, "tarihin babası" denilen kişinin kitaplarında, "tilkiler kadar iri karınca hikâyeleri bile var. Uyduruk Pers söylenceleri aksesuar olarak kitaplarında yer alıyor. Tarihçiler tartışıyor ve kitaplarında "çalıntı metinler" olduğundan bahsediyor. Neyse konumuz Heredot değil ama insanlar ya da insanlara bir şeyi merkez göstermek isteyenler onun için, "tarihin babası" demeye karar veriyorlar. "harika" diyelim. Şimdilerde İnternet ortamında, Bozcaada ve bu "tarihin babası" denilen kişi ile ilişkilendirilen pek popüler bir söz dolaşıyor. Bu söz, Heredot'un tüm metinleri taratıldığı halde bulunamamıştır. Yani anlaşılıyor ki muhterem kişi bu sözü dememiştir. Ama söz kıyaktır ve şöyledir: "Tanrı; insanlar uzun ömürlü olsunlar diye Bozcaada'yı yaratmış"...


Bozcaada'nın ekmeğini yiyip suyunu içen biri olarak bana bu söz çok hoş geliyor. Birey Yaşamına katkı için ise; Olimpos dağlarından kaz dağına uzanan boşluktaki ve sıfır sanayi kirliliğindeki o muhteşem oksijen bolluğu yeter sadece. Biliniz ki Heredot'a atfedilen bu söz de "yüreğimi yağlıyor". İşin aslı da şu ki; bu cümlenin içeriği çok doğru. Biçim olarak da, benim kulağıma gelen keyifli bir ses olduğu kadar, fiziksel ve ruh sağlığıma da iyi geldiği gibi, ada yaşamında tanıdığım; Güya Bozcaada'nın asıl sahibi olarak kendilerini kendileri tarafından tescilleyip yetkili kılan sözüm ona kişilerce, "istanbul'lu" olarak ifade edilen arkadaşlarımıza da iyi gelen olarak gördüm, duydum.
Şimdi konumuz bu; malum kişilerce "İstanbullu" olarak ifade edilen ve Bozcaada'nın bence "son muhacirleri" olan kişiler...


Bozcaada'ya, doğal olarak, her yolu düşen kişi gibi hayran olunuyor. Hayran kişilerin içlerinden bazıları, burada yaşamak, buranın suyunu içip, ekmeğini yemek için Bozcaadalı olmaya çalışıyor. Bunlar o kadar gönüllü, gayretli "mücahit" ki "ada cambazlarına" pey verip bir yer alıp, ada "koşullarında yaşanabilecek özel mahrumiyet çerçevesinde dahi olsa" her güçlüğe karşı ev bile yapabiliyorlar. Bozcaada'ya bir "mıh çakmak" için gönüllü ve istekli oluyorlar. Yaşamlarında, "ceviz ağacındaki yaprak gibi toplamadıkları" bin bir güçlükle, dirhem dirhem biriktirdikleri, sıkıntılı çilekeş bir yaşamla kazandıkları maddi birikimlerini buraya aktarıyorlar. Doğal olarak bu kişilerin hepsinin Anakara'da bir hikâyesi ve geçmişi var. Her biri geçmişinde ve hikâyelerinde olmayanı, eksik kalanı Bozcaada'da buldukları ortak görüşü ve düşünüşü ile burayı seçiyor. Çok da ciddi günü birlik sıkıntılar yaşamak pahasına burada bir yaşama alanı belirleyip olanakları nispetinde "özlem duydukları bir yaşam mekânı" edinmeye çalışıyorlar. Bozcaada'nın "sohbet koyu" mekânlarından olan Çınaraltı'nda "malum kişilerce" bunlar için "İstanbullu" denir. Bazıları tarafından da bu kişiler, "parası bol, hacıağa" olarak bellenir. Bunlar kanımca Ada'nın son muhacirleridir. Bu kişiler, düşünülmeli ki hikâyelerini de Geyikli iskelesinde bırakarak buraya gelmişlerdir. Bir fark ile bu muhacirler buraya "zorunlu ikamet" ile değil, birçok yer gezip tercihen "gönüllü seçim" ile gelmişlerdir... Şimdi doğal olarak akla gelir ve sorulur; neden Bozcaada? İşte bam teli burasıdır. Anakara'nın sıkıntılı, orada zorunlu olarak yaşamak durumunda kalan kişilerin özgün ve özgür yaşamına narh koyan, onları cendereye çeken, bireyleri sistemin bir dişlisi haline getiren bir dayatması vardır. Bunlar, ilk kez duyanlar için ilgin olsa da, yaşayanlar doğal olarak bilir. Bu noktada kişi, "doğaya hasbelkader gelişinin, yaşamın olağan akışında olması gerekenini ve çokça da en çok doğal olanını" özler. İşte Bozcaada'da hala, her şeye rağmen bozulmayan, direnmiş, sistemlere, sistemin dayattıklarına, koşulları uymasa da başka sebepler ile her şeye rağmen yaşayan; insanların da doğal yaşamına uygunluk diye isimlendirebileceği şeyler, azalmaya yüz tutsa da var...


Son muhacirler bunun için buraya gelip yaşamaya çalışıyorlar diye düşünüyorum. Yaz aylarının sıcak günlerinde plajlarda, serin gölgeliklerde olmak yerine, parklarda toplanıp "Ada'da ters giden bir şeyler için" kendi kendilerine konuşmaya çalışıyorlar ise bu, duyarlı birey olmaları yanında, belki de son seçimlerinden olan yaşam alanlarının da hep özledikleri boyutunun kırılarak yenik düşeceği endişesi ile refleks olarak yapmaya çalıştıklarıdır. Konuşulanların içeriği tartışılabilir dahi olsa... Bu çaba önemsenmelidir. İçerik ile yöntem de geliştirilmelidir diye düşünüyorum... 11 Şubat 2014
 



Bu yazı 5968 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

GESTAŞ'ın %25 zam yapmasını ve sonra da 5TL indirimini nasıl değerlendiriyorsunuz?


 YUKARI